Trafikte Değil, Hayatın İçinde Kayboluyoruz
Bazen bir otobüs durağında yaşanan küçük bir an, bir şehrin büyük hikâyesini anlatır.
Geçen hafta Perşembe günü otobüs durağına koştur koştur yetiştim.
Çünkü şoför, depolama alanından erken çıkmıştı.
Normalde böyle bir hakkı yok.
Nefes nefese otobüse bindim ve nazikçe şunu söyledim:
“Lütfen ilk duraktan hareket etmeniz gereken saatte çıkar mısınız? Siz erken çıkınca biz geç kalıyoruz.”
Öfkeli, sitemkâr ve ses düzeyi yüksek bir üslupla cevap verdi:
“Sen erken gelip durakta bekleyeceksin. Geç gelince de niye geç geliyorsunuz, diyorsunuz? Benim de gerekçelerim var. İstediğim saatte çıkarım. İnin aşağıya, geri döneceğim.”
Hoop… kontak kapatıp bekledi.
Halka hizmet için tahsis edilen bir otobüste, halka hizmet için görev yapan bir personelin tavrı buydu.
Sonrası daha tanıdık sahneler…
Yol boyunca kulaklıkla yapılan telefon görüşmeleri.
Diğer sürücülerle girilen gereksiz tartışmalar.
Sanki bir toplu taşıma aracında değil de, kişisel bir öfkenin içinde yolculuk ediyorduk.
Bu yaşadıklarım tek bir güne ait değil.
Artık neredeyse sıradan.
Öfke sorunsalını dile getirdiğimiz ilk köşe yazısının yayımlanmasının üzerinden daha bir hafta bile geçmemişken böyle bir olayın ortasında kalmam da ayrıca düşündürücü.
Durumu belediyenin ulaşım hattını arayarak bildirdim.
Şoförün uyarıldığı bilgisi verildi.
(Konu ne olursa olsun, aradığınızda genellikle verilen cevap bu.)
Bunun üzerine belediyeye giderek şoför hakkında dilekçe verdim.
Sonuç yine aynı:
“Gerekli disiplin uyarısı yapılmıştır.”
İşte meselenin en can sıkıcı tarafı da bu.
Çünkü sorun sadece bir şoför değil.
Sorun, görmezden gelinen bir düzen.
Son zamanlarda Antalya’da toplu taşımada sıkça karşılaşılan birçok durum var:
Başına buyruk hareketler.
Kuralsızlık.
Denetimsizlik.
Araçların bakımsızlığı.
Yolda kalmalar…
Ve tüm bunların ortasında kalan insanlar.
Antalya’da ulaşım meselesi artık başlı başına bir konu.
Bu köşede ilerleyen yazılarda bu konuyu daha detaylı ele alacağız.
Ama şimdiden şunu söylemek gerekiyor:
Antalya; alternatif yol güzergâhları, toplu ulaşım ve altyapı konusunda can çekişiyor.
Fakat mesele yalnızca ulaşım değil.
Asıl mesele, bu davranışların bize ne anlattığıdır.
Bir zamanlar insan ilişkilerinde daha fazla ölçü, daha fazla saygı, daha fazla incelik vardı.
Bugün ise aynı toplumda daha sert, daha tahammülsüz, daha kopuk bir yapı görüyoruz.
Bu sadece sistemin değil,
aynı zamanda bizim değişimimizin de bir sonucu…
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada takip ettiğim bir sayfada dikkat çekici bir video izledim.
(Yurt dışında da faaliyet gösteren ünlü bir mobilya firmasının sahibi, sevdiğim bir abimin sayfası… Bu köşede zaman zaman buradan da örnekler paylaşacağım.)
Videoda Japonya’daki günlük hayat gösteriliyordu.
İnsanların birbirine olan saygısı, düzen anlayışı, sessizliği, kurallara uyumu…
İzlerken aklıma şu geldi:
Bizde olması gereken pek çok şey,
başka toplumlarda bir yaşam biçimi hâline gelmiş durumda.
Bu bir kıyas değil.
Bu bir hatırlatma.
Biz bir zamanlar bunları biliyorduk.
Büyüğe saygıyı,
ortak alanı paylaşmayı,
adil olmayı,
bencil olmamayı,
işini doğru yapmayı,
sabretmeyi,
haddini bilmeyi…
Belki de sorun, kaybettiğimiz şeyleri artık fark etmememiz...
Cuma günü Antalya Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun “Muallak” isimli oyununu izleme fırsatı buldum.
Oyun, modern insanın kendi iç sesiyle kurduğu o bitmek bilmeyen gerilimi sahneye taşıyor.
Aynı kelimeleri kullandığımız hâlde birbirimizi anlayamadığımız, çoğu zaman ne söylediğimizden çok nasıl davrandığımızla var olduğumuz bir çağın portresi çiziliyor.
Karakterler; düşünen ama eyleme geçemeyen, sorgulayan ama netleşemeyen, her seferinde yeniden başlayıp yine aynı yere dönen bir döngünün içinde sıkışmış hâlde.
İzlerken şunu hissettim:
Bu sadece bir oyun değil.
Bu, bugünün insanı.
Ne tam olarak geçmişe ait,
ne de geleceğe hazır.
Tam ortada, askıda, muallakta…
Belki de bugün yaşadığımız tüm bu sorunların ortak noktası tam olarak bu:
Muallakta kalmış bir toplum.
Ne eski değerlerine tam bağlı,
ne de yeni olanı doğru şekilde inşa edebilmiş.
Trafikte, otobüste, sokakta yaşadığımız her küçük olay aslında daha büyük bir kırılmanın parçası.
Ve biz çoğu zaman sadece sonucu görüyoruz.
Sebebini değil.
Mesele sadece bir otobüs şoförü değil.
Mesele,
insanın insana karşı değişen hâlidir.
Belki de artık kendimize şu soruyu daha sık sormalıyız:
Biz gerçekten neyi kaybettik?


FACEBOOK YORUMLAR